Havadan-sudan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Havadan-sudan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2010 Pazar

Hasetlerdeyimmm

Bazı bloglara bakıyorum da sürekli kek yapıyorlar, ya da renkli süslü şekerlemeler -yemek blogları olanlardan bahsetmiyorum-

Eminim gayet de lezzetli oluyordur. Ama bu kadar yiyip nasıl şişmanlamıyorlar anlamıyorum.

Yani kek, şekerleme, kurabiye postlarının devamında 'nasıl formda kalıyoruz' gibi bir yazı bekliyorum merakla, ama asla gelmiyor.

Bir merak konusu da bunca şeye nasıl vakit buldukları... Sadık bir okuyucu olarak şunu da söyleyebilirim ki genelde çok meşgul insanlar.

Neyse bir süredir uzak kaldığım bu sayfaya döner dönmez sağa sola pok atmamalıyım.


Yeniden merhaba...

PS: Bu hafta ben de elmalı tart yaptım,, bi de ıslak kek .. Laf aramızda canım çıktı.

*Benim eserim de bunu andırıyordu.


7 Temmuz 2010 Çarşamba

Aynayla konuşmalar!



-Ayna ayna söyle bana benden güzel var mı bu dünyada???


-Senden güzeli ne demek. Senden akıllısı, zekisi, bilgesi bile yok. Sen bir tanesin bir tane...


Söz konusu ayna boy aynası değil bu arada.. O yüzden göt göbek nedir bilmez.


Benim gibi saftiriklerin ilacıdır o..


Son günlerde benim aynayla iletişimim böyle işte. Pek bir beğeniyorum kendimi.

Halbuki ne yağlar azaldı, ne selülitler... Herşey yerli yerinde maşallah. Ama niyeyse fazla bir özgüven, bile bile bir semirme durumu var sanki, -ki bu çok tehlikeli...

Yeni evde rahatlık çöktü diyelim biz buna.

Ya da bir hastalık olabilir. Anoreksiyanın tam tersi; fatoreksik.

Bu aynada kendini devamlı zayıf görme durumu.

Mesela Banu Alkan'ın öyle içine zar zar girdiği kıyafetlerle dolaşmasının sebebi buymuş.

'Beyin aynada gördüğü fazlalıkları asla kabul etmiyor, üstüne alınmıyormuş'. Okuduğum yazıda aynen böyle diyordu.

Benim durumum bu kadar vahim mi bilmiyorum.
Yakında bu gerçekle yüzleşir, acil koduyla bir diyet listesi isteyebilirim.

Sevgiler

Clementine


(PS: Mektup gibi bitirmeye bayılıyorum, gözlerinizden de öpüyorum:))

25 Mart 2010 Perşembe

Çok Yorucu İnsanlar!


Uzun zaman sonra bloguma yazı yazmama sebep olan O insanlara teşekkürü borç biliyorum.
Teşekkür ederim.
Kendilerini 'çok yorucu insanlar' olarak tanımladığım bu kişilere şöyle sesleniyorum;
'Heeeey, tek tek başedilebilir, çekilebilir, katlanılabilir, hoşgörülebilir hatta eğlenilebilir varlıklarsınız...'

Ve fakat,, üreyip, türeyip grup haline geldiğinizde vaay halime. Halimize.
Hiçbir şeyi beğenmezler.
Hiçbir ilgi alanları yoktur.
Herşeyi eleştirebilirler,, anlaşılır bir durumdur ki empati yeteneğinden yoksundurlar.
Hoyrattırlar. Kimi durumlarda dürüstlükle patavatsızlığı karıştırılar.
Değişikliği, yeniliği, farklılığı sevmezler.
Görüşlerinize ilkokul seviyesine yaraşır öyle karşılıklar verirler ki, kal gelir,
konuşamazsınız, hatta gözleriniz yaşarabilir.
Şüphe duyarlar. Ama sizin söylediklerinizden. Yoksa duydukları dedikodulara inanmak en önemli görevleridir. Hatta kendi deneyimleriyle temellendirdikleri bu söylenceleri gerçekmiş gibi anlatıp, sizinle ilgili bir yalana sizi bile inandırabilirler.
İçlerinde yuvalanan linç etme isteğiyle kim başedebilir?
Tavsiyem, çıkış yazısını bile aramadan ortamdan toz olmaktır. Kendinizi en yakın balkon, pencere, yangın merdiveninden vs. atmak suretiyle onlardan kaçmaktır. Keza, geri dönüşü olmayan bir yorgunluk, bir bezginlik bir kendini bilmezlik kaplayabilir ruhunuzu.
Onlara karşı tek silahınız ciddiyetsizliğinizdir.
Ciddiye almayın.
'He' deyin geçin. Ben öyle yapıyorum. Yüreğim kan ağlasa bile.

4 Ekim 2009 Pazar

Ölmek kolaydı ama sen vardın!


Bu cümleyi filmin afişinde birkez gördüm ve bir daha aklımdan çıkaramadım.

Güzel bir özlü söz olabilir:)

Filmin adını çıkarmakta zorlanırken, filmdeki karakterlerden birine ait olduğunu düşündüğüm bu repliği unutmadım.

'Karanlıktakiler' Çağan Irmak'ın son filmi.

Bu hafta vizyona girdi. Tek bir repliğine tav olduğum bu filme henüz gitmedim.

Nedense gidesim de yok.

Sanki insanın yüzüne soğuk soğuk birşeyler çarpan türde filmlerden.. Biraz depresif, ismi gibi karanlık.

Ama merak etmeden de duramıyorum.

Issız Adam'la yıkıp geçen yönetmenimiz ne yaptı acaba?

Seyreden var mı?


1 Ağustos 2009 Cumartesi

Yağmurlu bir gündü...

Melankolik olmanın neresi yanlış anlamıyorum. Oysa tam havası.
Hava tüm gün bulutluydu.
Az önce, sessiz sessiz çiseleyen yağmur, bir tür fırtınaya dönüştü.
Etrafı bir korku filmi havası kapladı.
Fırsat bu fırsat, ben de buğulu gözlerle, kalın su damlalarının çarptığı cama, gözümü diktim dışarıyı seyrediyorum.
Küçük damlalar önce uzun şeritlere dönüşüyor sonra küçük su birikintilerine...
Hal böyle olunca, akşam için tüm planlarım değişti birden.
Şimdi film ve popcorn zamanı.
Yaşasın. Bir günlüğüne kışı yaşayacağız.
Pardon mutlu değil, melankoliktim ben.
O zaman popcornu bırakıp, şarap kadehini alıyorum elime...
Film yerine de, belki, bilgisayardan yükselen içli bir şarkı eşlik eder ruh halime...
Aman ya,, vazgeçtim ben bu melankoli işinden. Zor geldi birden.
Üniversite yıllarında çok modaydı bu haller. Zaten öğrencilik yıllarımı böyle geçirdim.
Kalan yıllarımı film ve popcornlu bir fonda neşeyle geçirebilirim.
Bakalım ne seyredeceğiz.
Ben korku filmi diyorum ama yoğun bir direnişle karşılaşacağıma eminim.

Bu arada, şu halime bakacak olursak benden olsa olsa iyi bir 'dengesiz' olur heralde.


Fotoğraflar:
Flickr / by
Tapio Hurme / by dear tori

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Dünyanın en güzel yeri mi desem....
İşte ben ordayım şu an:)


'Keşke' dememek için aldım seni yanıma bilgisayarım.

'Keşkelerle' aram hiç iyi değil. Hele bu aralar hiç tahammülüm yok pişmanlıklara, hayıflanmalara.

Yanımdayken sana kul köle olacağımı düşündüm. Belki de tatilimi mahvedecektin.
Büyük riskti bu açıkçası. Ama yanıldım. YANILDIN. Ben o çılgın noktada değilmişim onu anladım.

Masmavi deniz dururken karşımda kapansaydım odama, İstanbul'a dönünce ilk işim tedavi olmak için uygun bir merkez aramaya başlamak olacaktı.

Efendim, bu satırları hafif yanmış tenim, gerilmiş yüzüm, ıslak saçlarım ve üstümdeki mahoş yorgunlukla, akşam yemeğine kadar sahip olduğum kısacık sürede yazıyorum.

Şu ömrü hayatımda beni en mutlu eden mekanda, Kaş'tayım... Buraya ilk geldiğim yılı asla unutamam. Zorlu bir yolculuktan sonra kendimi cennette bulmuş gibi hissetmiştim. Hayatımın en güzel tatillerinden biriydi.

Sonra sevdicekle birlikte geldik. Ve 3 yıl sonra evli bir çift olarak yine burdayız.

Kaş yine güzel, yine keyifli. Ama değişmiyor, kirletilmiyor desem yalanın alasını söylemiş olurum.

İlçeye girer girmez bir inşaat karşıladı bizi.

Deniz doldurulmuş, yeni bir marina inşa ediliyor.

Ne kadar görmezden gelmeye çalışsam da, şu gerçeği kabullenmeliyim ki; DENİZ KİRLETİLMİŞ.

Herşeye rağmen Türkiye'nin en güzel sahili, en keyifli yolları, en şahane koyları burada.

Ama ne kadar daha böyle kalır bilmem.

Tatilde olduğum için- bu cümleyi zevkle yazıyorum- bloguma gerekli ilgiyi gösteremeyeceğim. Artık kusuruma bakmazsınız.

Sevgiler...

Not: Esnaf da sahtekar olmuş! :( Taksiciler burada da kazıkladı.

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Dilek ağacı değil, don ağacı!


Salkım salkım donlar,, çoraplar, arada şarj aletleri, havlu, çarşaf....

Sanki incir ağacı değil, kapalı çarşı!

Rüzgarın savurduğu tüm eşyalar özellikle bizim hizzamızdaki dallara takılır.

Şarj aletini geri verirsin de, bütün apartmanı gezip 'bu siniz donunuz mu' diye soramazsın.

Onun için ağacın çeşitli yerlerine konan o çamaşırları kaderine terk ederiz. Ama bazıları çok inatçı çıkar bütün kışa direnir, sert rüzgarlara bana mısın demez! Zamanla eskir, yıpranır ama sahibine selam edercesine, orda öylece kala kalır.

İşte bizim arka balkonun en renkli manzarası!

Komşuların gerçek yüzünü değil, iç çamaşırlarını görüyoruz genelde.

Müze filan kursam yeridir. Ya da donu düşenin dileği geçek oluyormuş, he heee, 2 gün kalırsa, 2 günde, 3 yıl kalırsa, 3 yılda istekleri gerçek oluyormuşşş filan!!!

8 Mayıs 2009 Cuma

İki film birden, bir de
minik patikler!


Biri beni, diğeri de sevgiliyi mutlu etmek için yapılmış seçimlerdi.

Sonuçta ikimiz de aynı şeyden memnun olduk.

Kazanan Bride Wars oldu. Romantik komedi severin bir tuzağı olarak bakmayın bu yazıya.

Tamamen doğruyu söylüyorum.
Ayrıca ben de bir X-men severim. Ama bu filmin tamamen fiyasko olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hugh Jackman'ın varlığı bile yetmedi filmi kurtarmaya.

Hatta film boyunca, şekil bir a'da gördüğünüz gibi kastıkça kastı Wolverine abimiz. Bi de arada 'Victooooor' diye bağırdı. Bizanslılarla savaşan bir Cüneyt Arkın edası buldum kendilerinde. Yani diyorum ki, logan'ı hafızası sıfırlanmış haliyle sevdim ben. Keşke hep öyle kalsaydı.

Beyim için filmi izlemek daha bir ızdırap vericiydi. 'ooof sıçmışlar, hem çizgi romanını bir okusaydın, hikaye böyle değil' zaten deyip, durdu.



Neyse gelelim diğer şahesere... Bride Wars, başta sıkıcı, sonra akıcı, çok sonra gözyaşartıcı bir film oldu benim için.

'Hayır biz kadınlar böyle değiliz' desem de pek inandırıcı olamadım. Ben bile inanmadım söylediğime.
Göründüğünden daha çok şey anlatıyordu film benim için.



Evlilik hayalleri, bir düğünü çocukken planlamaya başlamak, belki benim yaşadığım birşey değildi ama filmdeki dostluk tanıdıktı. Bizimkisi savaşsız, daimi bir barışla, bazen ufak kırgınlıklarla devam eden bir arkadaşlık.

Oyun oynadığım günleri de, ilk aşkımı da, öpüşmeyi bilmediğim, hatta bunu öğrenmekle değil, pratikle daha mükemmel bir hale getirebileceğimi bilmediğim günleri de bilen bir kişi.

Film, hayatımın en aptalca ayrıntılarını bilen o kişiyi hatırlattı. Şu sıralar metropol hayatına geri dönmeye hazırlanıyor. Bir de 'sıra dışı bir ilişkisi' var. Hamile kendisi.
Filmi seyrettikten sonra kilitli kutumda küçük bir yolculuk yaptım.

Kalplerle süslü, ayrı geçen yaz aylarında yazılmış mektuplar ve kimseye gösteremeyeceğimiz kadar utanç verici kokoş fotoğraflarımızı buldum. Bir de minik bir bebek patiği. Bandı yırtılmış, hediye kağıdında, hafif rengi solmuş öylece duruyor. Yakında sahibine kavuşacak.

Aznavur pasajından aldığımız o çorapları saklama görevi benimdi. O kadar sevimli bulmuştuk ki, amaçsızca almıştık onları. M, hatırlar mı bilmem ama ilk çocuğu olacak olana verilecekti sevimli çoraplar.

Küçüktük. Bebek sahibi olmak o kadar uzaktı ki, ben bunu ailede ilk bebeği olan kişiye veririz diye aklımdan geçirdim. 'Abime veririm' dedim kendi kendime ama yıllar geçti kimseye veremedim.

İyi de etmişim. Böylesi daha anlamlı oldu bence:)

7 Mayıs 2009 Perşembe

Sen SUS, gözlerin KONUŞSUN!


Kafam dağınık.

Bir türlü toparlayamıyorum.

Bir kordinasyonsuzluk, bir bıkkınlık, bir kendinden geçme, yatıp uyuma hali!

Karar vermem gereken şeyler var.

Hain planlar kurmalıyım. Hayata geçiremeyeceğim kadar güzel olmalı bunlar.

İşte bu da beni İYİ bir insan yapıyor. Sadece planını yapıp, hayaliyle tatmin oluyorum. Ni-haa haaaa haaa....

Beni gerçekten tanıyan insanların yanında olmayı ÖZLEDİM.
Tüm huysuzluluğum bundan işte. Nerden geldim bu konuya bilmiyorum ama, hayatımın bir yılını daha böyle geçirirsem, ilerki yıllarda bir iletişim danışmanı olabilirim. Yakında yüz ve mimiklerden nefret, hırs, hınç, kıskançlık, tiksinme ve benzeri duyguları sadece bir bakışta anlayabilecek hale geleceğim. Bir nevi 'sen sus gözlerin konuşsun' hali!

Aslında çokça 'dilin GÜZEL söyler ama, ya GÖZLER' durumu...

Yakında herşey iyi olacak. Beni bu yanlız, -hadi popüler olayım ve patlatayım o kelimeyi- ISSIZ hallerimden kurtaracak yegane şey; hormonlarımın eski seyrine dönmesi olacak.

*****

Bir başka gerginlik sebebim; haftasonu gerçekleşecek düğün.

Kuzenim evleniyor.

Tüm aile bireylerini bir arada göreceğim. Çoğuyla aylardır görüşmüyorum.

Böyle durumlar beni geriyor işte.

- 'ayy şekerim kilo mu aldın?'

- 'hamile misin?' gibi sorular....

///
- 'bebek ne zaman, bak sıra sizin artık'

- 'gençsiniz, şimdi çalışacaksınız, para yapacaksınız' gibi tavsiyeler

///

- 'hiç aramıyorsunuz!?'

- 'bayramda da gelmediniz' gibi sitemler.


Dürüst olayım, beni en çok kasan şu kilo ve bebek muhabbeti oluyor.

Bu aralar böyle, en kısa zamanda eğlenceli ve renkLİ postlarımla aranızda olmayı umuyorum.

Sevgiyle kalın, daha doğrusu sevdiklerinizin yanında kalın. Bu derin mutsuzluk halinden çıkayım, hemen yanınızda olacağım.

26 Nisan 2009 Pazar

Bayık bir pazar gününe hazırlık

Bugün evdeyim. Kapıdan parmak ucumu bile çıkarmak istemiyorum. Hatta bakkala / çakkala / markete ve türevi yerlere bile gitmeyi düşünmüyorum. Buzdolabına henüz bakmadım ama temel besin maddelerimiz varsa problem yok. Yoksa beyzadem kalkıp alıverir bi zahmet.
İşte plan bu.

Evde oturup.... eee oturup,, işte boş boş oturmak.

Arada pencerece sandalye dayayıp, gelen geçenleri seyrederim belki. Yaşlı teyzeler gibi.

Aslında sosyalleşmem gerekirdi. İhmal ettiğim bir sürü arkadaşım var.

Neyse işte boşverin. Ararım sonra. Hafta ortası görüşürüm. Biraz daha uyuyayım, bugünü film günü ilan ederim belki.

8 Nisan 2009 Çarşamba

Hayal bu yaaa...

Flicker

Şimdi yarın pazar olsa... Yok yok cumartesi olsun!
Ben tüm haftasonu izinli olsam.
11.00'e doğru uyansam. Gerine gerine gitsem mutfağa, bir Türk kahvesi hazırlasam kendime. (yeni alışkanlığım. Kilo yapan kremalı kahvelerden vazgeçip, geleneksel olana yöneldim)

Höpürdete höpürdete içsem.

Ayyy sıkılsam sonra,,, vakit bol ya. Önce TV karşısında sere serpe yatsam.

Sonra pencereden gelen geçene baksam.

Öyle boş boş oyalansam.

Belki bir ara kitap da okurdum. Film seyretmeyeyim ama. Film seyredince hızlı geçiyor zaman.
Böyle ağar geçsin gün, dakikalar uzasın.

Hayal işte, yarın perşembe. Ben yine işyerinde bir gözüm saatte, bir gözüm takvimde zamanın geçmesini izleyeceğim. Hafta sonu için hayal ettiğim, yavaşlıkta akacak dakikalar.

Ay bi fena oldum. Yorgunum yahuuu!


7 Nisan 2009 Salı

Kardaş, nerelisen sen??

Böyle bir memleket özlemi, bir sıla hasreti olmadı hiç bende.
Gurbetlik nedir bilmedim hiç.
Son günlerde televizyonda yayınlanan o sıkıcı reklamdaki gibi -seyretmediyseniz şanslı sayın kendinizi- hep aynı dar alanda gittim geldim.
Misal, 20 yıldır aynı mahallede oturuyorum. Evlendim bir sokak öteye taşındım.
İşten ayrıldım. Şirketin kapısından çıkmamla, başka bir kapısından girip, yeni işime başlamam bir oldu. Üniversitede herkesin birbirine 'nerelisin' diye sorup, hemşerilik bağlarıyla sıkıca bağlandığı günlerde de ben fazlasıyla İSTANBULluydum.
Farklı şehirlerden bir sürü arkadaşım oldu. Arkadaşlarım gibi biricik eşimde yabancısıydı bizim İSTANBUL'un.
O, bu kentte tutunmaya çalışırken, beni buldu.
Ben, onu tavlayıp evlendikten sonra memleketimi buldum.
ESKİŞEHİRli sayılırım artık. Orda beni bekleyen, gittiğimde mutlu olan bir ailem daha var.
Yolları da öğrendim. Hangi mağaza nerde, çarşıya nereden gidilir, nerede yemek yenir biliyorum. İSTANBUL, benim hayatım. ESKİŞEHİR ise hep 'bir gün buraya mı yerleşsek' diye birbirimize soracağımız memleketimiz.

2 Nisan 2009 Perşembe

Erkek olsaydım...


Erkek olsaydım neleri yapar ya da neleri yapmazdım.

Dimple, beni MiMleMiş...
Hemen yanıtlıyorum. 5'er tane olacakmış!

Erkek olsaydım yapmayacaklarım;

- asla beyaz don giymezdim.
- asla slip mayo giymezdim.
- bilgisayar oyunlarına tutulup, karımı ihmal etmezdim
- kanka gibi yaklaşıp sonra kızı yatağa atmaya çalışmazdım
- kadın sürücüleri sıkıştırıp, trafik terörü yaratmazdım

Erkek olsaydım yapacaklarım;

- vücut yapardım
- hayatımda bir kerede olsa 'bırakın o kızı leynnn' deyip, güzel bir kahramanlık yapardım
- etrafı kirletmemek adına oturarak işerdim / ama önce ayakta işemek nasıl bişeymiş bir bakardım tabii
- Hayatımın aşkını bulana kadar nerde akşam orda sabah gezerdim
- sevgilimin tek başına alışveriş yapmasına razı olmazdım. Bu aksiyondan zevk duyardım

Yaaa aslında yazarken yapmayacağım şeyleri daha çabuk buldum. Dertliyim galiba:)

Ben de pinksugarr ve karemel'i Mimliyorum.

23 Mart 2009 Pazartesi

Çocuk gibi...


Evlendikten sonra mı oldu ne, daha bi dedikodu sever oldum.
Hafta sonları evden kaçıp annemlere 5 çayına gittiğimde, kadınlar cemaatinin yeni neferi olarak yerimi alıp, orta yaşlılara has daha çetrefilli mevzularda fikir beyan edip, bir de kabul görünce yeni bir pencere açılıverdi önüme..


Çevremde halen çok evli insan yok, ben de onlarla idare ediyorum.


Neyse bu kabul görme hikayesi dört duvar arasında gayet iyi işlese de, annemle sokağa çıktığımda halen 17 yaşında gibiyim. Annesi elinden tutmuş küçük bir çocuk, mağaza mağaza nasıl gezerse öyle...
Mağazada bir elbise beğendim mesela;


-Ben: aaa güzelmiş bu...

-tezgahtar: buyrun deneyin

-Ben: yok bu gitmez şimdi bana, ben biraz daha kilo veriyim öyle

-tezgahtar: siz kilolu musunuz? Benim kızım 13 yaşında 75 kilo (!!!)


(banane ya senin kızından, ben büyüğüm, büyüklerle karşılaştır beni yaaa)


Tabii annem bu fırsatı asla kaçırmaz. Beni küçükken nasıl balık yağlarıyla beslediğini, bir ara zayıflıktan ölmek (!) üzere olduğumu... vb. anlatmaya başlar;


-anne: Ama bu basenler gitmez ki anlatamıyorum, ırsi bu ırsiiii! Bana çekmiş


- kendisi zayıf, kızı şişman tezgahtar: işte bizimkini de arkadaşları bunalıma sokuyor.

Sohbet sırasında kadının kızını bebekken yurt dışından getirdiği hazır mamalarla beslediğini öğrenip, teşhisi koyduk.

Ben mağazadan hiçbir şey alamadan çıktım.

11 Mart 2009 Çarşamba

Kalbim bin parça...

.....tamam abartmayayım, iki parça.

Bugün evimizde temizlik günüydü. Ben işte, kociş işte, annem bizde ve tabiki rüzgar gibi hızlı emine abla da işinin başında. Kolay iş değil. Ivır zıvırımız çok. Sadece figürleri yerinden kaldırıp, bir raf silmek bile maharet ister.
Küçük ev kazaları kaçınılmazdır.
Ve ben gün her zaman ki ritüelimi gerçekleştirip, evi aradım. İşler nasıl gidiyor öğrenmek için.

Gayet iyiymiş, sadece bir kase ve duvarda asılı duran üçlü tabaklarımdan biri kırılmış. 'Küçük sakarlıklar işte' dedi telefondaki annem. İşte o an göğüsüme birşey saplandı.

Materyalist, eşya bağımlısı, bencil bir hödük olduğumu düşünmeyin ama o tabak benim için çok değerliydi. Maddi olarak değil, manevi olarak. Anısı olan eşyaları severim.

Evlendiğimde kendi özel eşyalarım dışında bana ailemin evini hatırlatacak ufak tefek şeyler aldım. Bu da onlardan biriydi. Eskiydi. Evimizin duvarlarında yıllarca sapa sağlam durmuştu.

Çoook üzüldüm. Neyse ki bin parçaya değil sadece iki parçaya bölünmüş... Yarın japon yapıştırıcısıyla onarmaya çalışacağım.


Jessica Alba


Jessica Alba, bisikletiyle Paris turunda... Yerinde olmak isterdim doğrusu. Paris için yaniii!
Atlardım bisikletime ben de, önce bir sanat galerisi sonra güzel bir öğle yemeği... Veee romantizm. Bisiklet bile romantik geldi şimdi. Gitsek ya!


Fotoğraflar: gossipgirls

8 Mart 2009 Pazar

Kitap açgözlülüğü!

Kitap okumayı severim.

Bu güzel bir giriş cümlesi... Ama size de kendime de itiraf etmeliyim ki kitap kurdu sayılmam.
Buna karşın her zaman tıka basa dolu bir kütüphanem oldu.
Bazen ard arda tüketirim aldıklarımı. Bazen ise haftalarca okumadığım olur. Kitaplar üst üste yığılır, sayfaları çevrilmeyi bekler.

Şimdi de evimizde ufak denilemeyecek iki kütüphane var. Bir tarafta hızla okunup kaldırılmış yığınla bilim kurgu romanları, ki bunlar bana ait değil anlayacağınız üzere... Diğer tarafta da özenle dizilmiş bir yığının yanında okunmayı bekleyen üst üste kitaplar.

İşte hasretle okunmayı bekleyenler;

- Orhan Pamuk / Masumiyet Müzesi Aslında okumakta olduğum bir kitap ama sıkıcı bir bölüme gelince ara verdim:(
-Ursula K. Leguin / Yerdeniz Büyücüsü
-Hermann Hesse / Siddhartha
-Paul Auster / Brooklyn Çılgınlıkları
-J.D. Ballard / Sınırsız Rüyalar Diyarı
- Turgut Özakman / Şu Çılgı Türkler Bu kitabı daha çok Diriliş "Çanakkale 1915"i merak ettiğim için okumak istiyorum. Seriyi bozmamak adına önce Çılgın Türkler'i bitirmem lazım

Bugün şöyle bir D&R gideceğim. Eminim liste uzayacaktır!

Edit: Planlandığı gibi D&R'a gidildi. Kapısından girilir girilmez pempe mi pembe, şeker bir kapak göze taklıldı. Üzerinde kocaman 'AŞK' bir de 'Elif Şafak' yazınca hemen kasaya doğru koşuldu. Malum pembeyle yeni barıştım görünce dayanamadım.

Tam 'senin gibi açgözlüye bu kadarı çok, çabuk uzaklaş buradan' diye telkin ederken kendimi 'Örgü Kulübü'nü gördüm. Bunu da şu sıralar kendini yeni torunu vesilesiyle örgüye kaptıran annem için aldım. Kiiih kiiih tabii ben de okurum.

Kitaplar hakkındaki ayrıntılı malumat daha sonra gelecek...

26 Şubat 2009 Perşembe

Buzdolabımdaki 'sevdiklerim' köşesi

Güzel anlarımın çoğu bu resimde.... Sadece benim değil, sevdiceğinkiler de.
Sevdiklerimiz gözümüzün önünde, buzdolabının üstünde... Ama ailemiz genişliyor, anılarımız çoğalıyor. Dolayısıyla fotoğraflar her yeri kaplıyor.

Ailemize 1,5 yılda 3 bıcırık katıldı. Hızlarına yetişmek imkansız. Bir bakmışız büyümüşler.
'Sıra size geldi' diyenlere gülüp geçiyor, 'eeee bebek yok mu' diye soranlara burun kıvırıyordum.

Benim yeğenlerim var bir süre daha onlarla yetinebilirim. Hem zaten neden anne-baba olmak isteriz??
Bu soruya yanıt bulamadan telefonum çaldı. Heyecanlı bir ses, 'anne oluyorum mu?' dedi, 'hamileyim mi' dedi. Hatırlamıyorum. Çünkü ben de çok heyecanlanmıştım:)
Şöyle bir silkindim. Öyle alalade biri değil, en yakın arkadaşım, uzakta da olsa yeri doldurulamaz tek sırdaşım, anne olacakmış.
Sarsıldım. Ve tabiki çok mutlu oldum.
Çocukluğunu bildiğiniz birinin çocuğunu görecek olmak, sanki biraz tuhaf!
Demek ki, gerçekten sıra bize gelmiş, ben yeni uyandım. Buzdolabındaki bebiş resimleri çoğalıyor. Sevecek öyle çok çocuk ama o kadar az zaman var kii!


16 Şubat 2009 Pazartesi

Haftaya bitik bir giriş...

Foto: Flickr

Ne romantizm kaldı ne bişey..

Zaten umutsuz vakaydım. Cuma gününü oburluğum yüzünden yatakta,
Cumartesiyi ise iş başında geçirdim!

İki gün önceki hayaller buhar oldu. Böylece hafızamın 'gerçekleşmeyen planlar' köşesine yeni veriler eklendi.
Sevgi kelebeği iki gün içinde aksıran tıksıran bir sümüklü böceğe dönüştü. Kustuğum kısmı atlıyorum. Bu da değerli okuyucuya kıyağımdır.

Özel günlerle ilgili bir lanetim olduğunu düşünmeye başlamadan konuyu kapatıyorum.
İnanıyorum ki gelecek, benim için de, güzel 14 Şubatlar gösterecek. Yarınlar benim!