Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2010 Salı

Güzel müzik, güzel film!



Mutfakta geçen ya da içinde mutfak geçen filmleri seviyorum.
Güzel yemek yapan kadın ya da erkek olsun farketmez, sevimli, aşk dolu ve capcanlı oluyorlar.
Belki bir klişedir. Belki de değildir.
Hayatını değjştirmek isteyen kadın genelde pastacı olmayı seçer.
Erkek 'ıssız' da olsa, yüreği taşdan da olsa, en iyi havuçlu tarçınlı keki o yapar.
Kasabının asi genci, büyük şehirde ne yapacağını bilemezken
yemek yapma yeteneğini keşfeder aniden.
Köhne bir köye hayat getiren de genellikle çikolatacı kadındır.
Kazanan yemeğe ruhunu katan olur hep...
Fatih Akın'ın 'Soul Kitchen'i de işte öyle bir film ve daha fazlası.
Çünkü içinden sadece mutfak değil, müzik de geçiyor.
Seyretmekte biraz geciktim.
Ama iyi ki de geciktim.
Çünkü bazı filmler için doğru yer ve zaman ilkesi vardır benim için.
Kimi zaman bunun belirleyicisi sevdicek de olsa bu ilke hiç şaşmaz.
İşte yine günlerden doğru gün, zamanlardan en bulunmazı ve yerlerden en güzeli olan evimizdeee...
Tereyağlı sıcak pide eşliğinde seyrettik öylesine..
Güldük, eğlendik ve müzikleriyle coştuk.
Ne demişler can boğazdan gelir, müzik ise illaki ruhun gıdasıdır.
Eee o zaman klişelerle bezenmiş tüm mutfaklı filmlere benden selam olsun.

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Benim rüyamda mısır yemek yasak!


Inception @ Yahoo!7 Video


Bu bir rüya değilse eğer...
Ve biz bu filmi 21.30 seansında gerçekten izlediysek; MUHTEŞEMDİ.
Bu kelimeyi istediğim kadar büyütebilir kızartabilir hatta altını çizebilirim.
Ama ne demek istediğimi anlatmaya yetmeyebilir.
Daha fazlası için; GİDİN GÖRÜN....


Tek bir altyazı kaçırmamak için tırnaklarımı bile kemirmeyi ihmal ettiğim bu filmi seyrederken kendi rüyalarımın tatlılığını düşünüp, mutlu oldum. Çünkü gerçeklik şu sıralar tam bir kabus...
Ama uykuya dalmak kurtuluş değil... Kesin çözüm YÜZLEŞMEK
İşte böyle, bu film bir sürü şey düşündürüyor insana.








31 Ocak 2010 Pazar

Aklımdan geçti soruyorum; Sırt çantanızda ne var?


Siz hiç sadece bir sırt çantasıyla yaşamayı düşündünüz mü?
İki tişört, bir kazak, bir pantolon, belki bir kitap ve uyku tulumu ya da biraz daha büyük bir çanta ve çadır. Hepsi bu kadar. Zaten daha fazlası da sığmaz.
Benim bir dönem çok istediğim ama gerçekleştiremediğim türde birşey...
Her neyse.

Bütün bu eski düşünceler aklıma izlediğim bir film üzerine geldi.

Bu yıl Oscar'a da aday gösterilen 'Up In The Air'da kahramanımız bol bol seyahat eden,- çoğunlukla uçakla,- aile yaşantısı ve ev hayatı olmayan biri.
İşi, adam kovmak. Profesyonel adam kovucu,, yani toplu işten çıkarmalarda büyük bir firmaların yardım aldığı bir şirkette işini ehliyle yapan bir uzman.


Cansıkıcı bu meslekten yakınmıyor. Evi, karısı ya da çocukları olmadığı için sızlanmıyor. Hep seyahat ettiği için mutsuz değil. Tam tersi,, tüm bunlardan ayrı bir haz alıyor.

Yaşam tarzı onun hayat felsefesi. Hatta bu konu üzerine seminerler veriyor.

Tabii işler sarpasarıyor ama benim aklım seminerde yaptığı konuşmada takılı kalıyor.

"Sadece bir sırt çantasıyla yaşayabilir miyim?" Soru bu.

Şöyle diyor;

"Sırt çantanız da ne var?

Hayatınızın ağırlığı ne kadar?
bir an için bir sırt çantası taşıdığınızı düşünün
Çantanın askılarını omuzlarınızda hissedin.
Şimdi hayatınızda ne varsa o çantaya doldurun.
Küçük şeylerle başlayın. Biblolar, koleksiyonlar...
Eklenen ağırlığı hissedin.
Sonra daha büyükleri koyun. Yatak, yorgan, dolap... Evinizi de koyun.
Şimdi yürümeye çalışın.
Zor gibi değil mi?
Her gün yaptığımız şey işte bu.
Kendimize o kadar ağırlık bindiriyoruz ki hareket edemez oluyoruz."
Konuşmanın sonunda çantayı yakmayı öneriyor ama kurtarılabilecek son bir şey olsa hangisi olurdu diye soruyor.


İşte burada çocukluk anılarım devreye girdi.

Küçükken en büyük korkum evimizde bir yangın çıkması fikriydi.

Herkesi dışarı çıkardıktan sonra evden ne alırdım? Bunu cidden düşünürdüm.

En sevdiğim kitabımı, en sevdiğimi hırkamı, günlüğümü, kumbaramı....??
Elim kolum dolardı. O yüzden asla vazgeçemeyeceğim tek bir şey olmalıydı. Ama karar veremeden kendimi kapının önünde bulurdum. Hiçbir şeyi kalmamış bin insan olma duygusunu hayal ederdim. Sağlıklısın ama sana ait olan hiçbir şey kalmamış. Korkunç bir boşluk duygusu...
Benim için bir kabus senaryosu olan bu fikir birilerinin bilinçli yaşam tercihi.
Bir sırt çantası kadar eşyayla dünyayı dolaşanlar var.
Şimdi ben geriye baktığımda eşyalarımdan vazgeçsem bile beni ben yapan kitaplarımdan, fotoğraflarımdan, her akşam oturduğum koltuğun bana has konforundan vazgeçemeyeceğimi görüyorum.
Varmaya çalıştığım nokta şu, modern hayat bizi eşyaların esiri yapmış olabilir ama sadece bir sırt çantasıyla da ömür geçmez kimse kusura bakmasın.

İşte aklımdan geçenler ve klavyemden dökülenler...


25 Ocak 2010 Pazartesi

Gözümden film aktı

Vaktim yok.
Uykum var.
Ama bir an önce uyarmalıyım.
Seyrettiğim filmler konusunda...
Dün bütün gün film izledim; 3 tane.
Bu gün de bir, etti 4.
İlki The Time Traveler's Wife / Zaman Yolcusunun Karısı: seyretmek için günlerce debelendim.
Bu film ancak dün gibi bir günde izlenebilirdi. Yalnız. Kaygısız. Dingin. Filmde benim ruh halim gibiydi.
Sanki biraz sıkıcı. Eric BanaSever bir arkadaşıma buradan selam ediyorum. Abimiz bu filmde mütemadiyen çıplak.


İkincisi, Away We Go; Mükemmel. Naif. Dönüp dönüp başına bakıp, hemen kapattığım bir filmdi.
Doğru zaman dünmüş. Stop tuşuna bir türlü basamadım. 'Eşsiz bir çift nasıl olur?' için bu filme BKNZ.



Üçüncüsü, Synecdoche, New York; Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ın yaratıcısı Charlie Kaufman'ın son filmi. Kendisini 'John Malkovich Olmak' ve 'Adaptation'dan bilen bilir.
Bu yüzden benim için beklentileri yüksek bir filmdi. Ama filmin son yirmi dakikasını ileri sar tuşuyla seyrettiğimi itiraf etmeliyim. Üzgünüm, hakkını veremedim. 'Tekrar seyretmeyi deneyeceğim filmler' yığınına şimdiden katıldı bile.

Dördüncüsü ve sonuncusu, şimdilerde vizyonlarımızda olan 'Sherlock Holmes'. Uzun zamandır beklenen bir filmdi ve ben de tam bir hayal kırıklığı yarattı.
Guy Ritchie, seni 'Lock, Stock and Two Smoking Barrels' ve 'Snatch' ile bağrımıza basmıştık.
Fakat bebeğim ne oldu sana? Yoksa Madonna mı bir şey yaptı?
İşte bu yüzden boşuna demiyoruz 'her başarılı erkeğin ardında bir kadın vardır' diye..

Kalın sağlıcakla...


8 Mayıs 2009 Cuma

İki film birden, bir de
minik patikler!


Biri beni, diğeri de sevgiliyi mutlu etmek için yapılmış seçimlerdi.

Sonuçta ikimiz de aynı şeyden memnun olduk.

Kazanan Bride Wars oldu. Romantik komedi severin bir tuzağı olarak bakmayın bu yazıya.

Tamamen doğruyu söylüyorum.
Ayrıca ben de bir X-men severim. Ama bu filmin tamamen fiyasko olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hugh Jackman'ın varlığı bile yetmedi filmi kurtarmaya.

Hatta film boyunca, şekil bir a'da gördüğünüz gibi kastıkça kastı Wolverine abimiz. Bi de arada 'Victooooor' diye bağırdı. Bizanslılarla savaşan bir Cüneyt Arkın edası buldum kendilerinde. Yani diyorum ki, logan'ı hafızası sıfırlanmış haliyle sevdim ben. Keşke hep öyle kalsaydı.

Beyim için filmi izlemek daha bir ızdırap vericiydi. 'ooof sıçmışlar, hem çizgi romanını bir okusaydın, hikaye böyle değil' zaten deyip, durdu.



Neyse gelelim diğer şahesere... Bride Wars, başta sıkıcı, sonra akıcı, çok sonra gözyaşartıcı bir film oldu benim için.

'Hayır biz kadınlar böyle değiliz' desem de pek inandırıcı olamadım. Ben bile inanmadım söylediğime.
Göründüğünden daha çok şey anlatıyordu film benim için.



Evlilik hayalleri, bir düğünü çocukken planlamaya başlamak, belki benim yaşadığım birşey değildi ama filmdeki dostluk tanıdıktı. Bizimkisi savaşsız, daimi bir barışla, bazen ufak kırgınlıklarla devam eden bir arkadaşlık.

Oyun oynadığım günleri de, ilk aşkımı da, öpüşmeyi bilmediğim, hatta bunu öğrenmekle değil, pratikle daha mükemmel bir hale getirebileceğimi bilmediğim günleri de bilen bir kişi.

Film, hayatımın en aptalca ayrıntılarını bilen o kişiyi hatırlattı. Şu sıralar metropol hayatına geri dönmeye hazırlanıyor. Bir de 'sıra dışı bir ilişkisi' var. Hamile kendisi.
Filmi seyrettikten sonra kilitli kutumda küçük bir yolculuk yaptım.

Kalplerle süslü, ayrı geçen yaz aylarında yazılmış mektuplar ve kimseye gösteremeyeceğimiz kadar utanç verici kokoş fotoğraflarımızı buldum. Bir de minik bir bebek patiği. Bandı yırtılmış, hediye kağıdında, hafif rengi solmuş öylece duruyor. Yakında sahibine kavuşacak.

Aznavur pasajından aldığımız o çorapları saklama görevi benimdi. O kadar sevimli bulmuştuk ki, amaçsızca almıştık onları. M, hatırlar mı bilmem ama ilk çocuğu olacak olana verilecekti sevimli çoraplar.

Küçüktük. Bebek sahibi olmak o kadar uzaktı ki, ben bunu ailede ilk bebeği olan kişiye veririz diye aklımdan geçirdim. 'Abime veririm' dedim kendi kendime ama yıllar geçti kimseye veremedim.

İyi de etmişim. Böylesi daha anlamlı oldu bence:)

28 Nisan 2009 Salı

Keira Knightley'nin yasaklanan filmi!


Kadına yönelik şiddete dikkat çekmek için çekilen tanıtım filmine İngiltere'de yasak geldi.
Reklam denetleme kurulu Keira Knightley'nin oynadığı filmi, izleyenler için, 'şok' edici bulmuş.

İki dakikalık reklam filminin en çarpıcı kısmı kapanış bölümü, yani knightley'nin karnına tekmeler yediği bölüm. İşte reklama yasak getirten de bu bölüm.

Filmin içerdiği şiddetin, izleyiciler üzerinde, şok etkisi yaratacağı düşünülüyor. Biz ekranlarımızda daha 'şok edici' şiddet sahnelerine şahit olduğumuzu söyleyebiliriz heralde.

Reklamlarda küçük bir kızın dayaktan mahvolmuş yüzünü gördüğümü hatırlıyorum mesela...

İngiltere'deki kurul, Türkiye'ye gelse ne yapardı acaba? Bence 'bunlar alışmış, dozajı artırabilirsiniz' derlerdi...

Diğer yandan aile içi şiddet konusunda farkındalılığı artırmayı hedefleyen bir filmin, nasıl daha az şok edici olmasını bekliyorlar ki?

Hem belki bu 'Şok', hergün gücünü sadece kadınlar üzerinde kullanan erkeğe, dayak yediğini gizlemeye çalışan kadına, gördüklerini görmemezlikten gelen konu komşuya ya da yetkililere iyi gelirdi.

Keira Knightley - Cut Movie
Yükleyen raffante

23 Nisan 2009 Perşembe

My Sassy Girl


Dedim ya, romantik komedileri severim diye. Severim gerçekten. Herkes güzeldir. Esas oğlanla esas kız mutlaka birleşir. Filmin mutlu sonla biteceğinizden emin olarak seyretseniz de keyfiniz kaçmaz.
Neyse, günlerden bir gün. Nerden duyduğumu hatırlamıyorum. Korede, bir gencin deli dolu manyak bir hatunla yaşadığı arkadaşlık/aşk ilişkisini blogunda anlattığını, bunun da daha sonra film haline getirildiğini duydum.
Tabii ilginç geldi. Öykü gerçek mi emin değilim. Sonra bu Kore yapımı filmin Amerikalılar tarafından yeniden çevrildiğini öğrendim. Üşenmedim, hemen buldum filmi.
Ama en büyük hatam yeniden çevrimlerin her zaman çok kötü olduğu gerçeğini unutmam oldu.
Film bana iki saatlik bir ızdırap yaşattı.
Tek kelimeyle berbattı. Bu ne ya 'aşk filmi de değil, romantık olmadığı gibi komik de değil' diye diye sızlana sızlana bitirdim filmi. Sorunlu hatunun etrafında dönen, salak/karaktersiz/haysiyetsiz bir herifin macerasıydı işte.
Aradan çoook zaman geçti, hafızam o acı dolu dakikaları silmek üzereyken, sevdiceğim, beni çok mutlu edeceğini bildiği bir ses tonuyla;

'harika bir film buldum. Romantik komedi hadi seyredelim' deyiverdi.

'Ben de haydi, haydi' deyiverdim. Ama bir an hevesim kursağımda kaldı. Çünkü önerdiği film My Sassy Girl idi.
İkna çabalarım, 'hayır, hayır' nidalarım, film hakkındaki tüm kritiklerim onu durdurmadı.
Ne hikmetse taktı filmi, izlemeye başladı. Meğer Kore yapımı olanı seyredecekmişiz. Böyle önce göz ucuyla izlemeye başladım. Kucağımda bilgisayarım. İlgisiz ilgisiz takıldı. Aaaa sonra bir baktım, fena değilmiş. Amerikalılar, gerçekten filmin içine etmiş!

Esas oğlan yine salak ama bu sefer inandırıcı en azından. Kız ise şeker mi şeker, Kore'nin en güzel kızı olsa gerek. Güldüm de! Romantik komedi buydu işte:)

Yine de filmden çok şey beklemeyin. 2,5 saati aşkın süresiyle biraz bayabilir. Yani bol vaktiniz varsa seyretmekten de kaçınmayın derim.
Hadiyin iyi seyirler...



16 Mart 2009 Pazartesi

Dead Like Me



ABD'de iki sezon yayınlandıktan sonra kaldırılan dizi, sadece bu parçayla gönlümde taht kurmayı başardı. Diziyi apar topar yayından kaldıran yapımcılar, dvd olarak piyasaya sürmek üzere bir film çekti.

Biz bu filmi seyredecekken sevdicek tutturdu, 'yok, olmaz önce diziyi seyredelim' diye...

Velhasıl ilk sezonu bitirdik. 18 yaşında talihsiz bir şekilde -uzaydan kafasına düşen bir klozet parçasıyla- ölen geç kızımız ölüm meleğine dönüşür. Artık yeryüzündeki görevi ruh almaktır. Depresif karakterimiz görev için biçilmiş kaftan değildir tabikii.. Neyse olaylar gelişir.

Güzel çalışılmış bir dizi. Ama öyle arka arka hiç durmadan seyredeceğiniz türden değil.

İşte bazı sahnelerde kulağa çalınan öuhteşem müzikte size armağanım olsun.

Parçanın sözlerine buradan ulaşabilirsiniz. Dinlerken pek anlaşılmıyor da!