havadan sudan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
havadan sudan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2010 Çarşamba

Süt dişlerim düşmemiş,
o halde ben biiiir...




...... ÇITIRIM???

Hayır, aslında alığım!!

Bahsetmekten pek hoşnut değilim ama son üç haftadır dişçi koltuğundan kalkmaz oldum.

Diş eti çekilmesi yüzünden başım dertte..


Doktorum bir türlü dilimin dönmediği şu tedavilerden birini uyguluyor.


Benimki ağız değil, sanki inşaat alanı... Kazıyor da, kazıyor...


Haliyle canım yanıyor.


Ama normal yetişkinlerden daha fazla.


Doktor bana bunun sebebini şöyle açıkladı: ''Ön taraftaki üç dişin süt dişi''


Yani süt dişlerim hiç düşmemiş.


Bunu söyler söylemez aklımdan geçen ilk şey 'vaaay amma çıtırım, hala süt dişim var' oldu.


Peşi sıra şu cümleler çınladı kulağımda;
'Düşebilirler tabii, rontgen çekip bakmak gerek. Altında diş var mı acaba'


Kocaman kadın oldum,, yaşım ilerledikçe

bazı sağlık sorunlarıyla yüz yüze geleceğimden

emindim ama çocuklukta düşmeyen süt dişleri yüzünden

dişsiz kalabileceğim aklıma gelmezdi doğrusu...

Nasıl bir şey ise bu artık????




12 Eylül 2010 Pazar

Bu bayram kafama takılan

.... yegane şey telefonumun neden hiç çalmadığıydı.

Evet bayramda çalıştım. Büyüklerimi aradım ve arkadaşlarımdan telefon bekledim.

Nedense kendimi böyle bir beklenti içinde buldum.

Bayramlar büyükler için midir? Yaşlılar için mi yani?

Ya da birbirine kan bağıyla bağlı bireyler için mi?

Benim yakın çevrem için böyle sanırım. Sanırım geleneksel şeylere
karşı geliştirdiğimiz bir modern insan anlayışlılığı içindeyiz.

Bugüne kadar tek bir arkadaşım bile bana 'bayramımı kutlamadın' diye sitem etmedi.

Ben de kimseye sitem etmedim tabi ki...

Ama nedense bu bayram telefon bekledim.

Hatta geçen yıl bayramın birinci günü işbaşı yapmak için trenle yola düştüğümde, yoldan bir arkadaşımı arayıp bayramını kutlamıştım. O kadar şaşırmıştı ki, aslında bayramını kutladığım için değil öylesine hatır sormak için aradığımı düşünmüştü:)
Diğer yandan biz yılbaşını asla atlamayan bir gelenekten geliyoruz.

Saat 24.00 oldu mu, hemen telefona sarılır coşkuyla iyi dileklerde bulunuruz.

İyi bir yıl, iyi bir hayat, iyi bir eş, iyi bir iş, bir sürü iyi için bir sürü güzel cümle kurarız.

Doğumgününü unutmak dünyanın sonu gibidir mesela...
Nasıl telafi edeceğini düşünür durur insan.

İşte bu bayram ben bu yaman çelişki üzerine epey kafa yordum.

Sonuç; neyi neden kutladığımızı bir yana bırakıp,, her türlü tatili

güzel sözlerle örülü bir şölene çevirmek artık amacım.


İyi bayramlar, mutlu günler...


Evdeyim, kendimdeyim!



Herkes, yine, tatil yaparken bu bayram,

ben, yine, çalıştım!

Mesleğim, tatil olarak aklınıza gelebilecek her resmi günde daha fazla çalışmayı gerektirir.

23 Nisan, 29 Ekim... Kurban ya da şeker bayramı... fark etmez!

Kendimi fazla acındırmayayım. Başka bir kariyer seçseydim hayatım yine böyle olabilirdi.

Doktor ya da hemşire olabilirdim. Ya da bir alışveriş merkezinde tezgahtar...

Ben gazeteci oldum. Şu anda evimde şu satırları sakince yazabilmem bile mucize gibi.

İşyerinde açılan sandık sayısını da takip ediyor olabilirdim.

Bu meslekte yaşanacak o kadar güzel şeyler var ki; ama size sadece sandık takip etmek düşüyorsa, teşekkür edip geri çevirmeniz gayet doğaldır.
Aktarmaktan yorulunca,, bazen sadece izleyici olmak da güzeldir.

5 Eylül 2010 Pazar

O bir maymun!!!



Bir buçuk yaşında... Henüz tam olarak konuşamıyor. Kelime haznesi 'anne, baba,
abi ve yaaaaaa' ile sınırlı. En kral tepkisi; 'yaaaaaaa, anne yaaaa'
Buna rağmen anlatmak isteği herşeyi gayet iyi anlatıyor. Kelimeleri kısıtlı ama binbir çeşit namesi-cilvesi var cadının.
Bana hiç benzemiyor. Sarışın-mavi gözlü.
Oysa 'kız halaya çeker' derler. Pek çekmemiş gibi...
Huyu suyu için birşeyler söylemek erken.



Fotoğraflar, O'nu misafir etmek için can hiraç çaba harcadığımız bir haftasonundan...
Tüm gün keşifteydi. Kitaplar, CD'ler, DVD'ler, eniştesinin gözünden sakındığı figürler.
Onca şeyle birlikte, normalde bir çocuğun ilgisini çekmeyecek bir o kadar şey daha önüne serildi.
Sadece yemek yesin diye ...

Biraz jenga oynadık.
Kitapları dağıttık. Sayfaları çevirdik. Tek tek özenle!
Parkelere mamayla sıvadık.
Jonny Cash dinledik.
Kasedeki mama bittiğinde ben de çocuk sahibi olmak fikrini tekrar gözden geçirdiğimi, sonra bu konuyu daha sonra düşünmek üzere rafa kaldırdığımı hatırlıyorum.
Konuyu karara bağlayacağım uzun düşünce halinden önce
bir de cesaret hapı yutsam fena olmaz:)

2 Eylül 2010 Perşembe

Gönül pencerem

Mutfak penceremin manzarası böyle...
Karşı penceredeki, saatlerini bilgisayar başında geçiren bir oyun müptelası!
Akşamları bazen, mutfağa su içmeye gittiğimde ya da çay yapmaya, her ne için olurusa,
gözüm O'na takılır.
Nasıl yorulmadığına hayret ederim.
Çünkü bilirim bütün gün zaten bilgisayar başında çalıştığını...
Sessizce gözetlerim.
Bazen hayret ederim. Çoğunlukla kınarım. 'Cık cııık'lıya, 'cııık cıklıya' kapatırım mutfağın ışığını, her ne yapıyorsam onun başına dönerim.
Karşı penceredeki benim kocam, eşim, sevdiceğim değil de
bir yabancı olsaydı, yine gözetlerdim.
Daha heyecanlı yorumlar yapardım onun hakkında...
Derdim ki mesala; 'zavallı çocuk karısı terk ettikten sonra daha bir verdi kendi oyuna.'
Ya da 'bu kadar bilgisayar başında oturduğuna göre kesin unutmak istediği bir geçmişi var''
"Ahhh bi de derli toplu olsa, şu dağınıklığa bak'!!!
Karşı penceredeki şahıs yazımı okur da bir uyanışa geçerse,,
cam kenarında çay içmeye beklerim. :))

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Gözüm üzerinizde!!!


Bazı dönemler,, adı 'sosyal paylaşım sitesi' olan platformlarla
saplantı derecesinde ilgili oluyorum.
Aslında çok aktif bir kullanıcı değilim. Ama yine de balık misali günde en az
üç kez bu ağlara dalıp,, ağlara takılmış diğer arkadaşlarımın
ne alemde olduğunu kontrol ediyorum.
Misal, Facebook. Kimi zaman iş arası profil resmimi değiştiriyorum.
Bazen birinin eklediği videoya yorum yapıyorum.
Gereksiz bir sürü şeyden haberdar oluyorum.
Kim, kimle, nerede bir çırpıda öğreniyorum.
Son moda yurtdışı seyahatlerinden hemen haberim oluyor. Çünkü herkes birbiriyle
yarışırcasına foto albüm ekliyor sayfasına.
Hatta arkadaşlarımın hiç tanımadığım arkadaşlarının dahi ne yaptığını biliyorum.
Tüm bunlar için fazla meraklı da olmama gerek de yok.
Hayat böyle daha mı kolay, yoksa daha mı zor bilmiyorum.
Herkes birbirinin hayatının kahini olmuş çıkmış...
Ayda yılda bir gördüğüm akrabama şöyle keyifle tatilimizden bahsetmeye kalktığımda, lönk diye tıkılıyor ağzıma sözlerim; "gördük resmlerinizi,,, şuraya da gitmişsiniz,, buraya da gitmişsiniz!"

"Siz nerden biliyorsunuz" demeye çalışırken, jeton düşüyor;

"Doğru. Herkes görüyordu di mi?" diyorum mırıltı halinde,, biraz da hevesi kursağında kalmış şekilde...

"Hay allah,, eee havadan bahsedelim o zaman" ya da "referandumdan evet mi,
yoksa hayır mı çıkar?"

Bu sosyal ağlarda sosyelleşirken, gerçek hayat sıkıcı mı kaçıyor ne?
İzlenmekten sıkılıyorsan, burda ne işin var demeyin. Bu bambaşka birşeyyyy!
Neyse,, demem o ki; ben burayı daha çok seviyorum.

Nedenini, nasılını daha sonra anlatırım.

Sesim fazla çıkmasa da gözüm üzerinizde,, takipteyim!!

22 Ağustos 2010 Pazar

Hep çalsa, hiç susmasa!


Güzel bir manzara neden hüzünlendirir insanı?

Önce bu iki fotoğrafa daldım.


Sonra... Güzel bir melodi çınladı kulağımda!



Pencerenin dışından duyduğum akordiyon sesi beni hayattan ne kadar
Resim Ekle
hoşnut olduğum düşüncesine götürür istinasız.
Ansızın çalan müziğin mimarları bahşişi haketmiştir şüphesiz.
Baba, anne ve bir çocuk... Acaba sıradan bir güne nasıl bir anlam kattıklarını
bilirler mi?

20 Temmuz 2010 Salı

Bir teselli veeeeer!!


Bu yaz 'hadi eller havaya' dımtıs dımtıs yazı değil canlar.
Olmuyor, olamıyor...
Bu yaz sorumluluklar yazı...
Bu yaz Fransız balkonlu yeni evin yamuk ama asil korkuluklarından şişli semalarına doğru ahhh çekme yazı....
Karşı komşuya 'sizin en babasından LED TV'niz ve de bangır bangır bağıran müzik sisteminiz varsa, bizim de iki berjer koltuğumuz ve fiskosumuz var' mesajının bokunu çıkarma yazı...
Bakın bizde sizdekilerin mütevazisi artı bir de püfür püfür esen bir fransız balkon var.
Açıyoruz balkonumuzu ohhh mis gibi... Tepemizde sesiyle bizi akdeniz kasabasında hissettiren rüzgar çanı... Tıngır mıngır sallanıyor..
Utanmasak ayaklarımızı su dolu bir leğene sokarak oturacağız.
Fena fikir de değil hani..
Ama sanırım kalın perdelerin ardından güç bela yüzlerini ayırt etmeye çalıştığımız komşularımızın bir de kliması var.. Hiç açmadıkları o pencerinin ardından yine de çalan operamsı müzik duyuluyor...
Ben de arttırıyorum müziğin dozunu.
Nev'in 'Bir Nev'i Alaturkası' çalıyor.
İyi ki karşı komşumuz Fazıl Say değil.

Ya da iyi ki ben Nev yerine Şevval Sam dinlemiyorum.

Mahallede bir abiye-erman kuzu havası estiriyoruz kısacası...

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Aramızdaki ölü bedenleri ziyaret / Body Worlds

Öğleden sonra bir düzine ceset gördüğüm için kendimi biraz garip hissetmem gerekir mi acaba?

Aslında gezi süresince bir rahatsızlık duymadım.
Şimdi durumu sesli ifade ettiğimde garip geliyor gerçekten.
Body Worlds'e giderken üzerimde biraz 'bahsettikleri kadar gerçek olamaz' havası vardı.
En iddialı sergiler bile Türkiye'de fos çıkıyordu.
Bakınız: Picasso ve Dali...
Tabi ki aynı kulvarda değiller ama sanat sanattır ve izleyiciye vaadettiğinizi vermek boynunuzun bir borcudur.
"Body Worlds''te fazlası vardı diyebilirim.
Etik tartışmaları bir kenara bırakırsak, sıradan bir insanın kendi bedeninin mucizevi bir mekanizma olduğunu keşfetmesi açısından sınırsız bir kaynak.
Sergiyi bir doktorun peşine takılarak izlerseniz daha büyük keyif alırsınız.
Biz zaman zaman kulak misafiri olduk çocuklarıyla dolaşan doktor hanıma, faydalı oldu.

Sigara içen ve içmen iki insana ait ciğer fotoğrafını çerçeveleyip,,
evin bir köşesine asasım var.


Beni en çok rahatsız eden 'aparat' ise yüzülmüş derisini elinde tutan erkek bedeniydi.
'Daaaan' diye çarpıyor insanı birden... Neyseki gezerken kafanızdaki gerçeklik gidip geliyor..
O yüzden görüdüğü kadar ürkütücü değil.
Ne diyordu sesli anlatım cihazı; 'Üzüntülerinden arınmış bedenler onlar... '
Ya da bunun gibi bişeydi.
Gidin görün derim.


4 Temmuz 2010 Pazar

Karşı pencere!


Alışkanlıklarımdan vazgeçememekle ilgili sorunlarım var.
Abartmıyorum. Eşyalara ve mekanlara olan bağımlılığımı hiçbir şekilde açıklayamıyorum.
Herşeyi biriktiren o yarı çatlaklardan değilim ama tekrar geri dönmeyeceğimi bildiğim bir yerden ayrılırken defalarca arkama dönüp bakarım. Hemen unutmayayım diye...
Bir de geri dönmek zorunda kaldığımız ya da yolumuzun düştüğü, anılarla dolu, eski mekanlar vardır.
Ben, çocukluğumun geçtiği sahil beldesindeki çakıl taşlı plaja her gittimde tuhaf oluyorum.
Çocukça konuşmalar, kumdan kaleler, ateş yakmalar, kayan yıldızla birlikte dilek tutmalar....
Etrafta hayalet avcısı olarak dolaşmak gibi... Sahil, aynı sahil, taşlar aynı taş, yolun kıvrımları bile aynı. Sanki müze ziyaretinde yakın tarihe şöyle bir göz atar gibi. Tanıdık birine rastlarsam bir de işte o zaman, zaman-mekan kavramını tamamen yitiririm.
Geçmişten biriyle gelecekte bir konuşma yapmak kadar korkunç bir an var mıdır?
Bu zamana ait olmayan hayaletlerin sohbeti sanki...
Sanırım bu duyguyu yaşamamak için takılı kalıyorum aynı yere. Kene gibi yapışıyorum. Kazık çakıyorum.
Neredeyse 20 yıl aynı evde yaşadıktan sonra,, evlenip bir sokak öteye taşınmak tam da bana göreydi.
3 yıl geçirdiğim o evden de ancak yine bir sokak uzaklaşabildim.
Şimde yeni evimin arka balkonundan eski evimin arka balkonuna doğru şöyle bir bakıp, eski beni görüyoru; Perdeyi çekiyor,, ışıkları kapatıyor. Uykusu var.İyi geceler..

24 Haziran 2010 Perşembe

Bir top yünle mevsim değiştirdim!

Sıcak çikolata, kar kokusu, burun çekmek, battaniye, kedi, saatlerce film izlemek... Kışa dair herşey bu fotoğraflarla
zihnimde canlandı...
Ama sahi YAZ GELDİ, di mi?
Küresel bilmem ne (ısınama-ma) zımbırtısı şaka yapıyor olmalı!

photographer Emmy Ludwig


4 Nisan 2010 Pazar

B planını düşünürken, MİMlenmek!


Bahar gelmişken, kışı düşünmek ne garip...

Hani dışarısı sıcak olur ama evlerin ısınması zaman alır ya...

Ben de öyleyim sanırım. Battaniyemiz koltukta, her an sarıp sarmalanmaya hazır.

Terlemektense üşümeyi tercih edenlerdenim açıkçası. Kış uzun sürebilir. Yeter ki ruhumuzun kışı hayat neşemizi çalmasın.

Şu sıralar yetişkinlere has çok özel konularla içli dışlıyım.

Pek birşeye vakit bulamıyorum. Vaktimin çoğu düşünmek ve planlar yapmakla geçiyor.

Tam da yaşımın insanı olma yolunda ilerliyorum.

İyi bir B planı için iki gün daha uykusuz kalabilirim.

Ben geleceği düşünürken, en yakın arkadaşım bana geçmişi sordu.

Bir MİM konusu olarak; '2009'un neden iyi geçtiğine dair 5 madde' beni gerçekten düşündürdü.


İyi bir yıldı 2009. Ama 5 nedeni olmalıydı.


1- Evimiz dumansız hava sahası oldu. Evimin erkeği sigarasını söndürdü. Küllükleri salladık bi yerlere...

2- spora başladık. (Hala koşamıyorum o ayrı)

3- Evlilikler, doğumlar, bir sürü güzel kutlamalar

4- Kar yağdı

5- nefes almaya devam ettim.


Çok renkli değilmişş heee?

28 Şubat 2010 Pazar

Uyku ile uyanıklık arasında bir şey

Çok düşünemiyorum.
Dürüst de olamıyorum.
Bu aralar, üzgünüm.

Eğer kendime gelirsem ilk fırsatta, bazı saçmalıklardan
bahsedebilirim ya da kararsızlıklarımdan.

Ama eminim renkli dergi sayfalarına ordan da beğendiğim, sahip olmak istediğim ya da hayran kaldıklarıma dalıcam kendime geldiğimde..
Soluk almak gibi..
Bugün pazar. Pazarı pazar gibi yaşamaya gidiyorum şimdi.
Bir hürriyet, bir Habertürk yanına bal kaymak ve çay. Sonra spor... Akşam olmuştur heralde.
Byee....

31 Ocak 2010 Pazar

Aklımdan geçti soruyorum; Sırt çantanızda ne var?


Siz hiç sadece bir sırt çantasıyla yaşamayı düşündünüz mü?
İki tişört, bir kazak, bir pantolon, belki bir kitap ve uyku tulumu ya da biraz daha büyük bir çanta ve çadır. Hepsi bu kadar. Zaten daha fazlası da sığmaz.
Benim bir dönem çok istediğim ama gerçekleştiremediğim türde birşey...
Her neyse.

Bütün bu eski düşünceler aklıma izlediğim bir film üzerine geldi.

Bu yıl Oscar'a da aday gösterilen 'Up In The Air'da kahramanımız bol bol seyahat eden,- çoğunlukla uçakla,- aile yaşantısı ve ev hayatı olmayan biri.
İşi, adam kovmak. Profesyonel adam kovucu,, yani toplu işten çıkarmalarda büyük bir firmaların yardım aldığı bir şirkette işini ehliyle yapan bir uzman.


Cansıkıcı bu meslekten yakınmıyor. Evi, karısı ya da çocukları olmadığı için sızlanmıyor. Hep seyahat ettiği için mutsuz değil. Tam tersi,, tüm bunlardan ayrı bir haz alıyor.

Yaşam tarzı onun hayat felsefesi. Hatta bu konu üzerine seminerler veriyor.

Tabii işler sarpasarıyor ama benim aklım seminerde yaptığı konuşmada takılı kalıyor.

"Sadece bir sırt çantasıyla yaşayabilir miyim?" Soru bu.

Şöyle diyor;

"Sırt çantanız da ne var?

Hayatınızın ağırlığı ne kadar?
bir an için bir sırt çantası taşıdığınızı düşünün
Çantanın askılarını omuzlarınızda hissedin.
Şimdi hayatınızda ne varsa o çantaya doldurun.
Küçük şeylerle başlayın. Biblolar, koleksiyonlar...
Eklenen ağırlığı hissedin.
Sonra daha büyükleri koyun. Yatak, yorgan, dolap... Evinizi de koyun.
Şimdi yürümeye çalışın.
Zor gibi değil mi?
Her gün yaptığımız şey işte bu.
Kendimize o kadar ağırlık bindiriyoruz ki hareket edemez oluyoruz."
Konuşmanın sonunda çantayı yakmayı öneriyor ama kurtarılabilecek son bir şey olsa hangisi olurdu diye soruyor.


İşte burada çocukluk anılarım devreye girdi.

Küçükken en büyük korkum evimizde bir yangın çıkması fikriydi.

Herkesi dışarı çıkardıktan sonra evden ne alırdım? Bunu cidden düşünürdüm.

En sevdiğim kitabımı, en sevdiğimi hırkamı, günlüğümü, kumbaramı....??
Elim kolum dolardı. O yüzden asla vazgeçemeyeceğim tek bir şey olmalıydı. Ama karar veremeden kendimi kapının önünde bulurdum. Hiçbir şeyi kalmamış bin insan olma duygusunu hayal ederdim. Sağlıklısın ama sana ait olan hiçbir şey kalmamış. Korkunç bir boşluk duygusu...
Benim için bir kabus senaryosu olan bu fikir birilerinin bilinçli yaşam tercihi.
Bir sırt çantası kadar eşyayla dünyayı dolaşanlar var.
Şimdi ben geriye baktığımda eşyalarımdan vazgeçsem bile beni ben yapan kitaplarımdan, fotoğraflarımdan, her akşam oturduğum koltuğun bana has konforundan vazgeçemeyeceğimi görüyorum.
Varmaya çalıştığım nokta şu, modern hayat bizi eşyaların esiri yapmış olabilir ama sadece bir sırt çantasıyla da ömür geçmez kimse kusura bakmasın.

İşte aklımdan geçenler ve klavyemden dökülenler...


22 Ocak 2010 Cuma

Karlar düşer,, düşeeer düşeeer, ağlarımmmm




29 Aralık 2009 Salı

Sarhoş koca çemkirince...


Onu, beni, yani bizi sarhoş eden neydi bilmiyorum.

İşyerinde kutlanan bir yılbaşı partisinde insan kendini ne kadar kaybedebilir?

Ben kaybetmem, O da öyle...

Aynı gün ayrı ayrı partilerde eğlendikten sonra evde karşılaştık: Hayli sarhoş(tuk)


- 'Ya ben böyle gittim işyerine, kötü mu olmuş' dedim ben.

- 'Yooo, çok güzel olmuş' dedi O, sonra 'evlilik kötü bir moda defilesine benzedi zaten' dedi.


Vaaay cümleye bak şimdi.


İşte karısını son zamanlarda sadece pijamalarla gören kocanını isyanı!!

Beni sadece yarı uykulu işe giderken ve işten dönmüş halimle gören koca kişisine

demek isterim ki; 'karınızı gün içindeki şık haliyle görmek isterseniz, -bu bir jean ve spor ayakkabıdan oluşan bir kombin bile olsa- o zaman iş sonrası sosyal aktivitelere özen göstereceksin. Öylee yan gelip yatmak yok.


Ayrıca pijamalarıma da haksızlık edilmemeli, beni salaş ama mutlu gösteriyorlar.


Bu arada belirtmeliyim ki bu lafın üzerine eski ben, 'ne yani sen şimdi evlilikten memnun değil misin?', 'beni beğenmiyor musun' ya da 'başka yerlerde daha güzel defileler varsa, buyur canım' tadında cümleler sarfetmiş, sonra çöteeenk diye girişmiştim.


Seviyorum ben bu yeni beni yahuuuu. Pek bi naif..

13 Aralık 2009 Pazar

Varlığımla yokluğum bir,, sanki!


Her şey çok güzel olacak.

Yakında burada olacağım...

Kendimden memnun halimle...

Eskisinden daha iyi...



P.S: Yakında kar bile yağdırabilirim:)

5 Kasım 2009 Perşembe

30 gram,, ha var ha yok?


Bugün yazasım var.
Düşünesim var, konuşasım, hatta gülesim var.
Öhöööm...
Mevzu şu, 30 gram insanın hayatını ne kadar değiştirebilir?
Şöyle ki, tekrar diyet, rejim, zayıflama, sağlıklı beslenme hede hödöleri için gereken kritik rakama ulaştım.
Yani sınır rakam tartıdaki yerini aldı. Ben de alarmlar çalmaya başladı. Ama daha düne kadar 30 gram eksiktim. Ve inanın bana sanki böyle hissetmeme 10 kilo vardı.
Merkürün burcum üzerindeki etkisi değilse bu, olsa olsa regl öncesiyle birleşen psikilojik bir buhran olabilir diye düşünüyorum.
Tüm bunlarla beraber, canım herzamankinden çok tatlı istiyor. Üst üste iki defa yutkunup, soruyorum, bir kez daha, 'bir günlük izin mi versem kendime??'
Öyle yapayım. Yarından itibaren yediklerimden pişman olmama prensibime geri dönebilirim:)

P.S: Ebru Şallı gıcığının sözleri yankılandı birden kulaklarımda... Aynaya koşup, 'ben gözel karıyam' diye kendimi motive etmeliyim hemen!

28 Ekim 2009 Çarşamba

Power aranıyor!


Bir açma kapama düğmem olsa....

Şöyle vücudumun herhangi bir yerinde bir power düğmesi olmalı aslında.

Basıp da kendime gelebileceğim...
O düğme varsa, 'kesin midemdedir' dedim, bir kaç gün mideme yatırım yaptım.
Power düğmesi olmayı bırakın, geri al tuşuna basmışcasına kilo almaya başladım.
Demek, power için başka yerlere bakmak gerek.
Kalbim ya da beynim olabilir mi acaba tüm devreleri çalıştıracak güç kaynağı??
Ama ben yine de kolaya kaçıp, kulaklarıma şans verdim.
Sabah akşam müzik. Malum ruhun gıdası.. Hem kalbe, hem beyne yakın.
Ama ne fayda, sanki tüm şarkılar depresyonu çağırıyor.
Ya da benim prizi çekmişler haberim yok.
Acaba R'den yardım mı istesem?
Alışverişe mi çıksak beraber...
Gelir mi ki acaba?
Hem alışveriş merkezinde mızıldanıp, beni kendime getirebilir.
Sinirlenmek vücudumda şok dalgası yaratabilir.

NOT: Depresif benzetleler için üzgünüm. İdare edin

21 Ekim 2009 Çarşamba

Ceren'in İrem'in halası, Aliş'in yengesi, şimdi de Defne'nin teyzesi...


Şu sıralar bütün kimliklerimi yani sıfatlarımı gözden geçiriyorum.
Liste uzadıkça uzuyor..

Annesinin ve anneannesinin bir tanesi
R'nın sevgili karısı
Bir medya çalışanı
abilerinin küçük kız kardeşi...
İki güzelin halası
Kayınvalidesinin büyümeyen gelini....
Aliş'in yengesi..

Liste uzuyor dedim ya, haftasonu elti, bugün de teyze oldum.
Aslında bu sıfatların yarısına yakınını layıkıyla kullanamıyorum. Ne birinin gelini olmayı, ne de eltisi olmayı becerebiliyorum. Yani çok yeni ve acemiyim efendim hepsinde.
Hala olmaya alışırken kendimi teyze olarak buldum.
Defnecik dünyaya geldi.
Annesiyle kan bağıyla değil ama gönül bağıyla bağlıyız birbirimize..
Kız kardeşim olmadığına göre de, Defne benim teyze olmak için tek şansım.

Bakalım gerçek bir teyze olabilecek miyim??