Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2010 Pazar

Angelina'ya açık mektup!



Bu elbiseyle gayet zarif gözüküyorsun Angelina'cığım...
Buna dantelin zerafeti diyebiliriz sanki... Biraz da gençsin sanki!
Bu vesile ile sana şunu söylemek isterim ki, son izlediğim filmin, 'Salt', gayet berbattı.
Nasıl bu kadar kötü filmlerde oynayıp, nasıl hala gündemde kalabilmiş olabildiğini anlamıyorum.
Yakında sana Oscar da verirler. Çünkü, dünyanın en güzel kadını olarak bize zorla pompaladıkları SEN, yakında Megan Fox'a ünvanını kaptırdığında omzunda ağlaman gereken biri olacak.
OscaR bunu layıkıyla yerine getirecektir. Dar omuzlarını bir kusur olarak görmezsen eğer, onun sükuneti seni bu zor zamanında rahatlatacaktır!
....
Salt'a geri dönersek,, gördüğüm en çelimsiz, zor zar koşan, fit olmaktan uzak, daha çok zayıflıktan ölmek üzere bir kadın görünümündeydin ki,, bu da beni hayli güldürdü. Tıpkı İndiana Jones'daki Harrison Ford gibiydin. Ford, ishal olduğu için bazı sahneleri çekememişler. (Serinin kaçıncı filmiydi hatırlamıyorum). Acaba sende de böyle bir durum mu var diye düşündüm durdum tüm film boyunca. 'Yazık kadını zorla oynatmışlar, harrison kadar hatrı yokmuş' deyip durdum içinmden!
......
Brad'i mahvettiğini bir kenara bırakırsak, sana karşı en ufak bir düşmanlığım yok.
Biz kadınlar, başarıyı her zaman takdir eder, birbirimizi destekleriz.
Lütfen bu sözlerimde art niyet arama.
Buzlar kraliçesi bir ajan olmak yerine, azıcık samimiyet eklenmiş aile filmlerinde evde kalmış büyük abla olarak görmek istiyoruz seni artık. Belki oyunculuğunu da anlamış oluruz.
Sevgiler
Clementine.
P.S: Hatıralarımızda hep böyle kal diye filmden kareler koymuyorum. Brad'a selam!

24 Ağustos 2010 Salı

Güzel müzik, güzel film!



Mutfakta geçen ya da içinde mutfak geçen filmleri seviyorum.
Güzel yemek yapan kadın ya da erkek olsun farketmez, sevimli, aşk dolu ve capcanlı oluyorlar.
Belki bir klişedir. Belki de değildir.
Hayatını değjştirmek isteyen kadın genelde pastacı olmayı seçer.
Erkek 'ıssız' da olsa, yüreği taşdan da olsa, en iyi havuçlu tarçınlı keki o yapar.
Kasabının asi genci, büyük şehirde ne yapacağını bilemezken
yemek yapma yeteneğini keşfeder aniden.
Köhne bir köye hayat getiren de genellikle çikolatacı kadındır.
Kazanan yemeğe ruhunu katan olur hep...
Fatih Akın'ın 'Soul Kitchen'i de işte öyle bir film ve daha fazlası.
Çünkü içinden sadece mutfak değil, müzik de geçiyor.
Seyretmekte biraz geciktim.
Ama iyi ki de geciktim.
Çünkü bazı filmler için doğru yer ve zaman ilkesi vardır benim için.
Kimi zaman bunun belirleyicisi sevdicek de olsa bu ilke hiç şaşmaz.
İşte yine günlerden doğru gün, zamanlardan en bulunmazı ve yerlerden en güzeli olan evimizdeee...
Tereyağlı sıcak pide eşliğinde seyrettik öylesine..
Güldük, eğlendik ve müzikleriyle coştuk.
Ne demişler can boğazdan gelir, müzik ise illaki ruhun gıdasıdır.
Eee o zaman klişelerle bezenmiş tüm mutfaklı filmlere benden selam olsun.

31 Ocak 2010 Pazar

Aklımdan geçti soruyorum; Sırt çantanızda ne var?


Siz hiç sadece bir sırt çantasıyla yaşamayı düşündünüz mü?
İki tişört, bir kazak, bir pantolon, belki bir kitap ve uyku tulumu ya da biraz daha büyük bir çanta ve çadır. Hepsi bu kadar. Zaten daha fazlası da sığmaz.
Benim bir dönem çok istediğim ama gerçekleştiremediğim türde birşey...
Her neyse.

Bütün bu eski düşünceler aklıma izlediğim bir film üzerine geldi.

Bu yıl Oscar'a da aday gösterilen 'Up In The Air'da kahramanımız bol bol seyahat eden,- çoğunlukla uçakla,- aile yaşantısı ve ev hayatı olmayan biri.
İşi, adam kovmak. Profesyonel adam kovucu,, yani toplu işten çıkarmalarda büyük bir firmaların yardım aldığı bir şirkette işini ehliyle yapan bir uzman.


Cansıkıcı bu meslekten yakınmıyor. Evi, karısı ya da çocukları olmadığı için sızlanmıyor. Hep seyahat ettiği için mutsuz değil. Tam tersi,, tüm bunlardan ayrı bir haz alıyor.

Yaşam tarzı onun hayat felsefesi. Hatta bu konu üzerine seminerler veriyor.

Tabii işler sarpasarıyor ama benim aklım seminerde yaptığı konuşmada takılı kalıyor.

"Sadece bir sırt çantasıyla yaşayabilir miyim?" Soru bu.

Şöyle diyor;

"Sırt çantanız da ne var?

Hayatınızın ağırlığı ne kadar?
bir an için bir sırt çantası taşıdığınızı düşünün
Çantanın askılarını omuzlarınızda hissedin.
Şimdi hayatınızda ne varsa o çantaya doldurun.
Küçük şeylerle başlayın. Biblolar, koleksiyonlar...
Eklenen ağırlığı hissedin.
Sonra daha büyükleri koyun. Yatak, yorgan, dolap... Evinizi de koyun.
Şimdi yürümeye çalışın.
Zor gibi değil mi?
Her gün yaptığımız şey işte bu.
Kendimize o kadar ağırlık bindiriyoruz ki hareket edemez oluyoruz."
Konuşmanın sonunda çantayı yakmayı öneriyor ama kurtarılabilecek son bir şey olsa hangisi olurdu diye soruyor.


İşte burada çocukluk anılarım devreye girdi.

Küçükken en büyük korkum evimizde bir yangın çıkması fikriydi.

Herkesi dışarı çıkardıktan sonra evden ne alırdım? Bunu cidden düşünürdüm.

En sevdiğim kitabımı, en sevdiğimi hırkamı, günlüğümü, kumbaramı....??
Elim kolum dolardı. O yüzden asla vazgeçemeyeceğim tek bir şey olmalıydı. Ama karar veremeden kendimi kapının önünde bulurdum. Hiçbir şeyi kalmamış bin insan olma duygusunu hayal ederdim. Sağlıklısın ama sana ait olan hiçbir şey kalmamış. Korkunç bir boşluk duygusu...
Benim için bir kabus senaryosu olan bu fikir birilerinin bilinçli yaşam tercihi.
Bir sırt çantası kadar eşyayla dünyayı dolaşanlar var.
Şimdi ben geriye baktığımda eşyalarımdan vazgeçsem bile beni ben yapan kitaplarımdan, fotoğraflarımdan, her akşam oturduğum koltuğun bana has konforundan vazgeçemeyeceğimi görüyorum.
Varmaya çalıştığım nokta şu, modern hayat bizi eşyaların esiri yapmış olabilir ama sadece bir sırt çantasıyla da ömür geçmez kimse kusura bakmasın.

İşte aklımdan geçenler ve klavyemden dökülenler...


25 Ocak 2010 Pazartesi

Gözümden film aktı

Vaktim yok.
Uykum var.
Ama bir an önce uyarmalıyım.
Seyrettiğim filmler konusunda...
Dün bütün gün film izledim; 3 tane.
Bu gün de bir, etti 4.
İlki The Time Traveler's Wife / Zaman Yolcusunun Karısı: seyretmek için günlerce debelendim.
Bu film ancak dün gibi bir günde izlenebilirdi. Yalnız. Kaygısız. Dingin. Filmde benim ruh halim gibiydi.
Sanki biraz sıkıcı. Eric BanaSever bir arkadaşıma buradan selam ediyorum. Abimiz bu filmde mütemadiyen çıplak.


İkincisi, Away We Go; Mükemmel. Naif. Dönüp dönüp başına bakıp, hemen kapattığım bir filmdi.
Doğru zaman dünmüş. Stop tuşuna bir türlü basamadım. 'Eşsiz bir çift nasıl olur?' için bu filme BKNZ.



Üçüncüsü, Synecdoche, New York; Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ın yaratıcısı Charlie Kaufman'ın son filmi. Kendisini 'John Malkovich Olmak' ve 'Adaptation'dan bilen bilir.
Bu yüzden benim için beklentileri yüksek bir filmdi. Ama filmin son yirmi dakikasını ileri sar tuşuyla seyrettiğimi itiraf etmeliyim. Üzgünüm, hakkını veremedim. 'Tekrar seyretmeyi deneyeceğim filmler' yığınına şimdiden katıldı bile.

Dördüncüsü ve sonuncusu, şimdilerde vizyonlarımızda olan 'Sherlock Holmes'. Uzun zamandır beklenen bir filmdi ve ben de tam bir hayal kırıklığı yarattı.
Guy Ritchie, seni 'Lock, Stock and Two Smoking Barrels' ve 'Snatch' ile bağrımıza basmıştık.
Fakat bebeğim ne oldu sana? Yoksa Madonna mı bir şey yaptı?
İşte bu yüzden boşuna demiyoruz 'her başarılı erkeğin ardında bir kadın vardır' diye..

Kalın sağlıcakla...


29 Kasım 2009 Pazar

'500 days of summer' ya da
buruk bir pazar günü olsun başlık


Hafif uykulu, biraz baş ağrısıyla seyrettim filmi.

Son karenin ardından sinirle kapattım televizyonu.

Hışımla kalktım koltuktan, 'seyrettiğim en kötü aşk filmi' diye söylene

söylene attım kendimi yatağa..

Oysa filmin başlarında izleyici için şöyle bir uyarı var aslında; "this is not a love story, this is a story about love"

Veeee daha da başında yani en başında siyah ekranda şu yazılar belirmişti;


screen 1: note: the following is a work of fiction. any resemblance to persons living or dead is purely coincidental.
screen 2: especially you jenny beckman.
screen 3: bitch

"kız ve oğlan tanışırlar. çocuk aşık olur. kız aşka inanmaz." İşte olay budur.

Bu gerçekçi bir karşılıksız aşk hikayesi... Kimsenin kız arkadaşı olmak istemeyen bir kızla, ruh eşini bulduğuna inanan bir zavallı bir çocukla ilgili.

Harika bir kurgusu var. Kahkahalarla gülmüyorsunuz ama yine de eğlenceli bir film. Onun ötesinde, bakmayın benim kızğınlığıma, aslında müthiş bir film...


Seyredin şekerler...


4 Ekim 2009 Pazar

Ölmek kolaydı ama sen vardın!


Bu cümleyi filmin afişinde birkez gördüm ve bir daha aklımdan çıkaramadım.

Güzel bir özlü söz olabilir:)

Filmin adını çıkarmakta zorlanırken, filmdeki karakterlerden birine ait olduğunu düşündüğüm bu repliği unutmadım.

'Karanlıktakiler' Çağan Irmak'ın son filmi.

Bu hafta vizyona girdi. Tek bir repliğine tav olduğum bu filme henüz gitmedim.

Nedense gidesim de yok.

Sanki insanın yüzüne soğuk soğuk birşeyler çarpan türde filmlerden.. Biraz depresif, ismi gibi karanlık.

Ama merak etmeden de duramıyorum.

Issız Adam'la yıkıp geçen yönetmenimiz ne yaptı acaba?

Seyreden var mı?


27 Eylül 2009 Pazar

Acı gerçek!


Gidildi, İzlendi, onaylandı.


Size sinema çıkışı koşa koşa geldiğim evimden sıcağı sıcağı
bildirmekten onur duymaktayım.

Beni nacizane romantik komedi eksperiniz kabul ederseniz, tavsiyem;
bu filmi izlemeniz yönünde olur.


Yani öyle yandım yandım müthiş bir film değil belki,, ama komik, şirin, ferah, gerilimi olmayan, gülümseten, sıcak bir romantik komedi...


İlla sinemaya gidin de demiyorum. Bekleyin, DVD'si çıkınca evinizde izleyin.

Tabii önce bir doz 'hayalet sevgililerim' alın. Sonra bunu izleyin. O zaman The Ugly Truth'u öpüp başınıza koyar, hatta oscar'a aday bile gösterebilirsiniz.

Konusunu hiç anlatmayacağım.
Filmin esas kızını Katherine Heigl, esas oğlanı ise Gerard Butler canlandırıyor.


Butler, 300 spartan'dan sonra birden yön değiştirdi. Şimdi Hollywood'un kirli sakallı, hınzır, nüktedan prensi artık O...


Ben durumdan şikayetçi değilim. Zaten P.S I Love You'dan sonra başıma tac etmiştim onu.


Heigl için ise söylenebilecek tek kelime var. O da; TAŞ olduğu!


İki saatlik film süresince bu kelimeyi yanımda oturan beyzadeden 4-5 kez duydum.


Yumruğu geçirmem yakındı ama kibarlık ettim ve sadece intizar etmekle yetindim.


Kafana onun kadar TAŞ düşsün emiiii..


Hayır, hayır. Benim kadar TAŞ düşsün.


20 Ağustos 2009 Perşembe

Kristen Stewart


Ahaaa işte Bella Swan bakışı... Alık alık bakıyor. Yesem mi yemesem mi, öpsem mi öpmesem mi, kussam mı kusmasam mı. Kızın bakışında böyle bir kararsızlık durumu var yani. Film boyunca da böyleydi zaten.
Ay ben çekemiyormuyum ne?
Olabilir tabii.

Miss Bella Swan yani Kristen Stewart, Dazed and Confused'a röportaj vermiş.
Twillight'ın ardından paparazzileri peşinden koşturan gerçek bir 'ünlü' olduğunu anlıyoruz kendisinin. Onu arayanlar yerini Twitter'dan buluveriyormuş hemencecik.
Röportaja buradan ulaşabilirsiniz.



Bu daha doğal hali.. Şapkasını beğendim.
Benim olsun o zaman!


25 Temmuz 2009 Cumartesi

Sienna Miller ve askeri moda trendi



Sienna Miller, 'G.I Joe: The Rise of Cobra' filminin basın tanımı için Londra-HMS Belfast'a gitti.
Sanırım tanıtım gereği Sienna Miller ve beraberindekiler Thames Nehri'ni zodyak botla geçerek, tanıtımın yapılacağı mekana gitmiş. Bu sırada da fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere epey ıslanmışlar.
Sinna Miller'a military kıyafetler süper olmuş bence..






21 Temmuz 2009 Salı

-Mış gibi!

İnternette herşeyin bir -mış gibisi var.
İnsanı şaşırtacak, gerçeğe yakın her türlü malzeme sanal alemde ilgiyle izlenir.
Bu da onlardan biri... Ama gerçekten -miş gibi olmayı başarmış.
Haberi okumadan önce videoyu seyredince, ben de görüntünün gerçek bir akvaryuma ait olduğunu düşündüm.
Meğer dev bir sinema ekranıymış.
Sony'nin ultra yüksek çözünürlüklü dijital sinema projektörü 4K SRX'in tanıtımı çerçevesinde yapılan bir etkinlikmiş bu.
Süper olmuş bence, çok beğendim bakmaya doyamadım. Videoyu izleyin derim..

8 Mayıs 2009 Cuma

İki film birden, bir de
minik patikler!


Biri beni, diğeri de sevgiliyi mutlu etmek için yapılmış seçimlerdi.

Sonuçta ikimiz de aynı şeyden memnun olduk.

Kazanan Bride Wars oldu. Romantik komedi severin bir tuzağı olarak bakmayın bu yazıya.

Tamamen doğruyu söylüyorum.
Ayrıca ben de bir X-men severim. Ama bu filmin tamamen fiyasko olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hugh Jackman'ın varlığı bile yetmedi filmi kurtarmaya.

Hatta film boyunca, şekil bir a'da gördüğünüz gibi kastıkça kastı Wolverine abimiz. Bi de arada 'Victooooor' diye bağırdı. Bizanslılarla savaşan bir Cüneyt Arkın edası buldum kendilerinde. Yani diyorum ki, logan'ı hafızası sıfırlanmış haliyle sevdim ben. Keşke hep öyle kalsaydı.

Beyim için filmi izlemek daha bir ızdırap vericiydi. 'ooof sıçmışlar, hem çizgi romanını bir okusaydın, hikaye böyle değil' zaten deyip, durdu.



Neyse gelelim diğer şahesere... Bride Wars, başta sıkıcı, sonra akıcı, çok sonra gözyaşartıcı bir film oldu benim için.

'Hayır biz kadınlar böyle değiliz' desem de pek inandırıcı olamadım. Ben bile inanmadım söylediğime.
Göründüğünden daha çok şey anlatıyordu film benim için.



Evlilik hayalleri, bir düğünü çocukken planlamaya başlamak, belki benim yaşadığım birşey değildi ama filmdeki dostluk tanıdıktı. Bizimkisi savaşsız, daimi bir barışla, bazen ufak kırgınlıklarla devam eden bir arkadaşlık.

Oyun oynadığım günleri de, ilk aşkımı da, öpüşmeyi bilmediğim, hatta bunu öğrenmekle değil, pratikle daha mükemmel bir hale getirebileceğimi bilmediğim günleri de bilen bir kişi.

Film, hayatımın en aptalca ayrıntılarını bilen o kişiyi hatırlattı. Şu sıralar metropol hayatına geri dönmeye hazırlanıyor. Bir de 'sıra dışı bir ilişkisi' var. Hamile kendisi.
Filmi seyrettikten sonra kilitli kutumda küçük bir yolculuk yaptım.

Kalplerle süslü, ayrı geçen yaz aylarında yazılmış mektuplar ve kimseye gösteremeyeceğimiz kadar utanç verici kokoş fotoğraflarımızı buldum. Bir de minik bir bebek patiği. Bandı yırtılmış, hediye kağıdında, hafif rengi solmuş öylece duruyor. Yakında sahibine kavuşacak.

Aznavur pasajından aldığımız o çorapları saklama görevi benimdi. O kadar sevimli bulmuştuk ki, amaçsızca almıştık onları. M, hatırlar mı bilmem ama ilk çocuğu olacak olana verilecekti sevimli çoraplar.

Küçüktük. Bebek sahibi olmak o kadar uzaktı ki, ben bunu ailede ilk bebeği olan kişiye veririz diye aklımdan geçirdim. 'Abime veririm' dedim kendi kendime ama yıllar geçti kimseye veremedim.

İyi de etmişim. Böylesi daha anlamlı oldu bence:)

23 Nisan 2009 Perşembe

My Sassy Girl


Dedim ya, romantik komedileri severim diye. Severim gerçekten. Herkes güzeldir. Esas oğlanla esas kız mutlaka birleşir. Filmin mutlu sonla biteceğinizden emin olarak seyretseniz de keyfiniz kaçmaz.
Neyse, günlerden bir gün. Nerden duyduğumu hatırlamıyorum. Korede, bir gencin deli dolu manyak bir hatunla yaşadığı arkadaşlık/aşk ilişkisini blogunda anlattığını, bunun da daha sonra film haline getirildiğini duydum.
Tabii ilginç geldi. Öykü gerçek mi emin değilim. Sonra bu Kore yapımı filmin Amerikalılar tarafından yeniden çevrildiğini öğrendim. Üşenmedim, hemen buldum filmi.
Ama en büyük hatam yeniden çevrimlerin her zaman çok kötü olduğu gerçeğini unutmam oldu.
Film bana iki saatlik bir ızdırap yaşattı.
Tek kelimeyle berbattı. Bu ne ya 'aşk filmi de değil, romantık olmadığı gibi komik de değil' diye diye sızlana sızlana bitirdim filmi. Sorunlu hatunun etrafında dönen, salak/karaktersiz/haysiyetsiz bir herifin macerasıydı işte.
Aradan çoook zaman geçti, hafızam o acı dolu dakikaları silmek üzereyken, sevdiceğim, beni çok mutlu edeceğini bildiği bir ses tonuyla;

'harika bir film buldum. Romantik komedi hadi seyredelim' deyiverdi.

'Ben de haydi, haydi' deyiverdim. Ama bir an hevesim kursağımda kaldı. Çünkü önerdiği film My Sassy Girl idi.
İkna çabalarım, 'hayır, hayır' nidalarım, film hakkındaki tüm kritiklerim onu durdurmadı.
Ne hikmetse taktı filmi, izlemeye başladı. Meğer Kore yapımı olanı seyredecekmişiz. Böyle önce göz ucuyla izlemeye başladım. Kucağımda bilgisayarım. İlgisiz ilgisiz takıldı. Aaaa sonra bir baktım, fena değilmiş. Amerikalılar, gerçekten filmin içine etmiş!

Esas oğlan yine salak ama bu sefer inandırıcı en azından. Kız ise şeker mi şeker, Kore'nin en güzel kızı olsa gerek. Güldüm de! Romantik komedi buydu işte:)

Yine de filmden çok şey beklemeyin. 2,5 saati aşkın süresiyle biraz bayabilir. Yani bol vaktiniz varsa seyretmekten de kaçınmayın derim.
Hadiyin iyi seyirler...



16 Nisan 2009 Perşembe

Drew Barrymore - kusursuz


Drew Barrymore'u her zaman şirin bulmuşumdur.
Ama hangi ara bu kadar kusursuz oldu?
Beklenmedik bir değişim sanki..

Barrymore, son filmi Grey Gardens'ın galasında böyle boy gösterdi. Alberta Ferretti imzalı bir elbise ve 70'lerden kalma saç modeliyle retro bir görünümü vardı.

Aslında bu başlangıç değildi. Kısa süre önce de Narciso Rodriguez'in 2009 koleksiyonunda yer alan siyah beyaz elbiseyle görünmüştü. Saçları hoşuma gitti. Bir de asla giyinmeyeceğim kırmızı ayakkabıları.

Bakalım her zaman bu kadar trend giyinmeyi başarabilecek mi?

15 Nisan 2009 Çarşamba

Yaşayan -en beklenmedik-
SEKSİ erkek



Kızlaaaar, buyrun. Karşınızda Hugh Jackman...
Ve onun seyrine doyamayacağınız fotoğrafları. Erkek okuyucu sen de bir yere kaçma. Sen de oku ve şu görünümden biraz feyz al.

Bu yazının sebebi sevgili eşim, güzide insan RT'dir.

Bu kasların sahte olduğunu söyleyerek, kadınlar kadar erkeklerin de kıskançlığın pençesine düşebileceğini ispatladı.

Biz en azından kıskanınca hemen harekete geçer daha güzel olmanın yollarını ararız. Erkek kısmısı ise sadece b.o.k. atmakla meşgul. Eeee çalışın sizin de olur!

X Men'in Wolverine'i Jackman, önceleri pek dikkate değer bulunmamıştı sanırım.

Wolverine başlı başına karizmatik bir karakterdi zaten.
Tiyatrocu Jackman'ı 'Yaşayan en seksi erkek' yapan Oscar ödül törenindeki performansı oldu.

Ama ben bu yaşalan en seksi erkek olayını anlamadım tabii. Yani yaşamayanlar arasında da bir yarış var mı acaba?
Neyse sulandırmayayım. Brad, Johny filan dururken nerden çıktı bu adam dedim. Olaya kayıtsız kaldım.



Günlerden bir gün, Hugh Jackman'ı Nicole Kidman ile başrollerini paylaştığı ‘Australia’ filminde izledim.


Film, Sydney Pollack'ın 1985 yapımı Out of Africa'sını andırıyordu.

Hatta karakterler bire bir örtüşüyordu. Bir tarafta Robert Redford, diğer tarafta Hugh Jackmen.

İkisi de maceraperest, ikisi de asi ruhlu esas oğlan.

Her iki filmde de eşsiz doğa manzarası ve aşk vardı.


Peki Jackmen bir Robert Redford karizması yaratabildi mi gözümde. EVEEET. 10 üzerinden 10 verdim kendisine.

Edit: Hala sahte diyo bak!!


22 Mart 2009 Pazar

U23D

Malum U2 Türkiye'ye gelmiyor. Gelmek istemiyor. Ama 3 boyutlu halleri şimdi Türkiye'de..
Efsanevi grubun 'vertigo' konser turu sırasında 3 boyutlu kameralarla çekilmiş video konseri vizyona girdi. Neyse ki filme ambargo koymamışlar.
Sinema salonunda 14 hit şarkıyı özel 3 boyutlu gözlüklerle izlerken kendimizi sahnede hissediyormuşuz.
Bilemem, gitmedim henüz...
Konser videolarını seyretmekten hoşlanan biri olarak filme bir şans verebilirim.
Ama U2'nun Türkiye'ye karşı tavrını düşününce komik geliyor. -Türkiye'de insan hakları ve düşünce özgürlüğü gibi kavramların tam olarak gelismediğini söyleyerek, ülkemizden gelen konser tekliflerini geri çeviriyorlar-
İlgisi yok aslında ama adamlar senin ülkene gelmemekte kararlı, sen de kapalı bir sinema salonunda onları 3D gözlüklerle seyretmekle yetinmek durumundasın!

DiP not: Madonna'nın 'Confessions Tour' DVD'si ile Queen'nin 'Wembley Stadium' konseri süperdir. Tavsiye ederim.

16 Mart 2009 Pazartesi

Dead Like Me



ABD'de iki sezon yayınlandıktan sonra kaldırılan dizi, sadece bu parçayla gönlümde taht kurmayı başardı. Diziyi apar topar yayından kaldıran yapımcılar, dvd olarak piyasaya sürmek üzere bir film çekti.

Biz bu filmi seyredecekken sevdicek tutturdu, 'yok, olmaz önce diziyi seyredelim' diye...

Velhasıl ilk sezonu bitirdik. 18 yaşında talihsiz bir şekilde -uzaydan kafasına düşen bir klozet parçasıyla- ölen geç kızımız ölüm meleğine dönüşür. Artık yeryüzündeki görevi ruh almaktır. Depresif karakterimiz görev için biçilmiş kaftan değildir tabikii.. Neyse olaylar gelişir.

Güzel çalışılmış bir dizi. Ama öyle arka arka hiç durmadan seyredeceğiniz türden değil.

İşte bazı sahnelerde kulağa çalınan öuhteşem müzikte size armağanım olsun.

Parçanın sözlerine buradan ulaşabilirsiniz. Dinlerken pek anlaşılmıyor da!

23 Şubat 2009 Pazartesi

Oscar şaşırtmadı desem, saşırır mısınz?

Bu kez kafamı duvarlara vurmadım. Liste okunurken sinirlerim gerilmedi, saçlarım dikelmedi.

Herşey beklendiği gibi sonuçlandı. Hatta törenden günler önce internete sızdığı söylenen 'kazananlar listesi'nin gerçeğe yakın sonuçlar içerdiğini gördük.

İlk defa hiçbir fikrim olmadan seyrettiğim bir film Oscar aldı. 'Slumdog Millionaire'i evde kendi keşfimizmiş gibi seyretmiştik. Benjamin Button'ın karşısında görmezden gelinir diye düşümüştüm.

Ama olması gereken oldu ve heykelcik(ler) 'fakir ama gururlu' gence gitti.

Kate Winslet de The Reader da çok başarılıydı. Tüm bu süreçte, hep göz önündeydi. Oscar'a giden yolda verdiği demeçler, pozlar, duruşu ve beyaz perdede devleşerek yeniden doğuşu gönlümdeki yerini biraz değiştirdi. Apaçık hırslıydı.



Bu yıl ki törenlerde beni en çok heyecanlandıran- burada da belirttiğim gibi- 'En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu' Oscar'ının hangi isme verileceği konusuydu.

Gönlümden geçen oldu. Batman'in gelmiş geçmiş en başarılı Joker'i Heath Ledger ölümünden sonra ödülün sahibi oldu.


Ve tabiki Penelope Cruz da benim favorimdi. Bu yazıda da belirttiğim gibi Cruz, 'Vicky Cristina Barcelona'da iyi iş çıkardı. Filmle birlikte gözümdeki yeri tamamen değişti.


Kendi adıma mutlu sonla biten bu heyecanlı maratonun galipleri, izlenmeyi hak ediyorlar açıkçası.